Bir kez sınırı aşan için artık sınır diye bir şey yoktur” der Epiktetos… Şimdiye kadar kendi sınırlarını defalarca aşmış olan bu üçlü için ise bu defa işin boyutu bambaşka bir hal aldı. Çünkü bu artık ne sınır, hudut ne de başka bir manada tarifi mümkün halde bir yolculuktu… En başta belirtelim, bu kış şartlarında kesinlikle denemeyin.

İşin, niye bu kar – kış – kıyamette oralara gittiniz sorusu kısmından başlamak daha doğru olacak kanaatindeyim. Bu kadar riske ve zorluğa değer miydi? sorusu da peşi sıra gelsin ki, konuyu rahat açabilelim.

Efendim, biliyorsunuz önceki hafta grup olarak Dibektaş üzerinden Sapanca tepelerine çıkmış, oradan orman patikalarını kullanarak efsane bir turu tamamlamıştık. İşte tam bu noktada, zirveye ulaştığımız yol ayrımı aklımızda “Soğucak Yaylası Yolu” olarak kancayı atacaktı. Önceden de sürülecek rotaların tozlu sayfaları arasında bulunan Soğucak Yaylası turu, Dibektaş etkinliği sonrasında daha da yapılası duruyordu.

Tolga’nın nişanındayız… Cuma Akşamı. İki uzun masa bisikletliler ve aileleri ile dolu. Ben bir Dağ Bisikleti turu muhabbeti açıyorum ve Cumartesi günü Dağ Bisikleti yapmayı düşündüğümü, zorlu parkurları denemek istediğimi belirtiyorum. O arada Serkan’a da laf atıyorum, belki vardır aklında bir yerler diye.

Serkan meğer bir keşif turu yapmayı düşünmüş ve programlanmış! Soğucak Yaylasını zorlayacağımı söyleyince o da Soğucak düşündüğünü söylüyor ve bu şekilde ben de keşif turuna dahil oluyorum.

IMG_7865-01

Akşam eve erken dönerek hazırlıklarımı yapmaya başladım. Hiçbir şey araştırmadan gitmek istiyordum. Varıp varmayacağımız dahi belli değildi. Ne yüksekliğe baktım ne de başka bir şeye… 1,300 metreye tırmanacağımız lafı geçmişti ve bu benim için aşılabilir bir yükseltiydi. Serkan’ın “Sabah 9’da bisiklet evinden hareket ediyoruz” mesajı ile programımı yaptım.
.
.
.
.
.

.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.

Güzel ve güneşli görünen bir Cumartesi sabahı, henüz yeni bakım yaptığım bisikletimin lastik havalarını tamamlayıp evden çıkıyorum. Bakım dediğim de, Kırantepe turunda nasıl becerdiğimi bilmediğim, kasetin üçüncü dişlisinin yamulması, göbek alanının sıkılıp temizlenmesi ve küflenen tüm noktaların detaylı temizliğiydi. Hiç sevmesem ve çok dikkat etmeye çalışsam da elde olmayan sebeplerden dolayı bisiklet evine 15 dakika gecikmeli ulaşarak Serkan ve Zeynep’i beklettim. Ardından yüklendik pedallara… Sabah serinliği ve güne başlama enerjisiyle Sapanca alt yoldan Kırkpınar’a nasıl vardığımızı anlamadık bile.

FB_IMG_1512997879583

Serkan’ın çalıştığı Sakarya Üniversitesi Uygulama Otelinde çay fikri sıcak gelmişti. Çıkmadan önce çay içerek kısa bir dinlenme sonrası yola devam etmek oldukça iyi geldi. “Abi ben motorla zor gidiyorum, siz akşama varırsınız” cümlesini otelden çıktıktan sonra alış veriş için uğradığımız marketteki genç arkadaş söyledi. Bu bizi biraz düşündürse de bu tur adı üzerinde Keşif Turuydu… Gidebildiğimiz yere kadar, zorlayabildiğimiz noktaya kadar zorlayacaktık ve elbette hedef Soğucak Yaylasıydı.

İlk etap, önceki hafta grupla çıktığımız Dibektaş yokuşları.  Dik ve kıvrımlı yokuşlar, stabilize ve asfalt yol ile zorlasa da kişi kendi temposunda oldukça keyifli çıkabiliyor… Buradaki hedefimiz olan ahşap camiye Serkan ve Zeynep benden önce vardılar ve yaklaşık 5-10 dakika sonra da ben vardım… Küçük molayla birlikte artık o meşhur yol ayrımından devam edeceğimiz noktaya ulaşmıştık.

Yol Ayrımı

Yokuş diklikleri azalsa da bitmeyen tırmanışlar devam ediyordu. Hava soğumaya, yerlerde güneş ışıklarının ulaşamadığı karlar görünmeye başlamış, içimizi keyfili bir heyecan sarmıştı. Açıkçası bugün pek havamda değildim. Bazı günler kendini çok iyi hissedersin bazen de işte havanda olmazsın ve zorlasan da yapabileceklerin  bellidir. Ne iyi ne kötü bir durumda pedallıyordum. Zeynep’in keyfi yerindeydi. Zeynep’e zaten yokuş ver, gerisini bırak… Serkan mı? Serkan’ın yine maşallahı var.

Soğucak Yaylası yol ayrımına kadar 650 metreye tırmanıştık… Ulaşacağımız toplam mesafe gün sonunda yaklaşık 100 kilometre ve 1,300 metreydi… İniş çıkışlar ile yükselişler değişebilirdi. Nitekim yükseldikçe kar ve buzlanma artmaya devam ediyordu. İlk etapta keyifli gelen kar sürüşünün tecrübelerimizden de bildiğimiz gibi zorlayıp yoracağını tahmin edebiliyorduk. Ama o hedefe ulaşma gayreti ve azim… İşte o insanı başka bir duygu durumuna itiyor.

Zeynep’in lastikleri kara uygun değildi. Daha çok uzun tur ve daha düzgün yollarda kullanabilmek için üretilmiş lastikleri ile karda durduğunda kalkış yapması ve kontrolü oldukça zor oluyordu. Serkan genelde önden gidiyor, rotayı doğruluyor ve bizi bekliyordu. Yukarıdan aşağıya inen iki off road aracındakiler bize şaşkın ifadelerle bakarak el salladılar. Esasında aracın gelmesi, birçok emareyi de beraberinde getiriyordu. Öncelikle yol gidilebilir durumdaydı. Eh, yağış da olmadığına göre en kötü ihtimal araç izinden sürerek devam edebilirdik. Saatlerimiz henüz 13 civarıydı ve ilk etapta ulaştığımız şu manzara bizi oldukça keyiflendirmişti:

FB_IMG_1512997995270

Düz tırmanışlar ve çok buzlanmamış yollarda sürüşte bir sorun yaşamıyorduk… Ama virajlar. Araçlar virajlarda arka lastikleri ile dönüşlerde çamur ile karı birbirine karıştırmış ve birçok teker izi yaparak tırmanışı imkansız hale getirmişlerdi. Bu yüzden en az dört – beş virajda sürüş yapamadan yüzlerce metre yürümek zorunda kaldık. Ayaklarımız ıslandı ve elbette artık hissedilmeyecek derecede üşüdüler.

Gidiyor, gidiyorduk… Sürüyor, sürüyorduk… Ormanlar sıklaşmaya, etraf sakinleşmeye, kar kalınlaşmaya devam ediyordu. Vahşi hayatın tüm gizemi hem ürkütüyor hem de insanın özündeki koruma iç güdüsü ile kuvveti arttırıyordu. Saatlerimiz 14.30 civarını gösterene kadar sürmüştük… Saatlerdir tırmanıyor ve kar, buz, çamurla mücadele ederek, sinir- stresi savurarak sürmeye devam ediyorduk… Serkan ve Zeynep ara ara toplam tırmandığımız mesafeden yola çıkarak ulaşacağımız mesafeyi tahmin yürütüyor, Serkan ise önden giderek yolun tayin ediyordu.

FB_IMG_1512997974259

Genelde Zeynep ile yan yana ya da peş peşe sürüş yaparken yaşadığı zorluklara direkt şahit oluyordum. 2.20 kalındığında Continental Rubber Queenn lastiklerim ile dahi kar ve buza tutanamazken Zeynep o lastiklerle iyi bile yol kat etti… Sular bitti. Enerji de. Çantamızdakileri yemek için yaylaya ulaşmayı bekleyemeyecektik. Yolun bir yerinde artık durduk ve herkes çantasındakileri çıkardı. Kuruyemiş, bisküvi, içecek, çikolata… Öğle yemeğimiz bu.

Serkan rota kontrolü yapıp beklediği noktalarda son iki dönüş olduğunu söylüyordu. “İşte birazdan sola döneceğiz” dediğinde hem motivasyon oluyor hem de varacağımızı düşünüyorduk ama nerde… O yol, karla kaplı yol bitmek bilmedi. Büyük büyük ayı izleri yolun genelde sağ tarafından devam ederken, yaban domuzu izleri ise teker izlerinin arasındaki karlarda peşi sıra devam ediyordu.

Kendi tempomuzda devam ederken üzerine kar yağmış ve buz tutmuş teker izi olan yolda ilerlemek ciddi bir problemi de beraberinde getiriyordu. Bu kanallarda ilerlerken pedalları çevirirken çarpıyor ve buz tutmuş sulardan geçmek de oldukça dikkat gerektiriyordu. Bazı yerlerdeki derin sulardan geçmemek için yolu ortalayıp hızlıca geçmemiz lazımdı. Bir düşüş, her şeyi daha da beter hale getirebilir, kesin bir hastalık ile gün biterdi.

Yaylaya varmak bizim için önemliydi. Evvela dinlenecektik ve sonra belki birileri vardı ve kesinlikle ateş ya da sıcak bir ortam. Kesinlikle su… Sık ormanlar bitip kalın ağaçların seyrelmeye başladığını gözlemlendiğimde Zeynep’e ‘sanırım yaklaşık’ dedim. Çünkü büyük ağaçların kendisini korumasını sağlayacağı yerde kesip kullanacak olan varlık sadece insan oğlu olabilirdi. Son bir dönüş… Ayaklarımızı hissetmiyoruz.  Artık hacetimizin kalmadığı zamanlarda birbirimizi teselli ediyor ve bu yolun kesinlikle varacağını bilerek devam ediyoruz. İşte solda bir iniş ve sağ tarafta bir çıkış. Ortasından dere geçiyor. Serkan rotayı kontrol ediyor ve eğer burayı çıkarsak yaylaya varmış olacağız. Yaklaşık 3-4 kilometrelik bir yol. Soldan devam edersek iniş başlayacak. “Buraya kadar geldik, şu yaylaya çıkalım” diyerek yaylanın son tırmanışına başladık.

FB_IMG_1512998058294

“Orada evler mi var” diyen Zeynep’in ses tonu, bir müjdeyi barındırıyordu. “Geldik Zeynep geldik” diyerek pedallamaya devam ettik ve gerçekten de yaylaya ulaşmıştık… Dümdüz bir alan etrafında sıralanmış yayla evleri, alabildiğine beyaz bir örtü altında saklanmışlardı.

Soğucak Yaylası

İşte oradan yükselen bir duman vardı. Hemen orada gittim ve karşımda kafasında yünlü bir bere, sigaradan belirli bölgeleri sararmış pala bıyıkları, zerre soğuk almayacak yün pantolonu ile karşımda dikilip kollarını iki yana açan biri.

“Haydaaa yeğenim napıyorsun ula burda bu kar kıyamette” diyerek yanına daha hızlı gelmem için sağ eliyle gel gel dercesine salladı. O an ne dayının karikatür tiplemesi ne de bir gıdım sohbetimi ilgimi çekiyordu… Benim ilgimi çeken tek şey, hemen barakanın önüne yaktığı ateşti, ateş! Selam verip bisikletimi avluya dayar dayamaz Zeynep’e seslendim. Dayı laz şivesiyle “Ha, demek arkadaşların da var, gelsinler gelsinler ,ısınsınlar” diyerek yanan ateşe bir kol boyu kadar daha meşe odununu attı. Ateşin etrafını el yordamıyla toparladı. Zeynep ile Serkan da geldikten sonra ateş başında önce ayaklarımızı ısıtıp kurutuyor, ardı sıra bedenimizi kızarmış piliç gibi evirip çevirip ateşe veriyorduk.

FB_IMG_1512998032362

İlahi bir zamanlama ile ateşin hazırlanmış olması bizi oldukça sevindirmişti. Pala dayı da meğer sosyal medyada oldukça bilinen, birçok ünlü isim ile şarkı söyleyip kemençe çalmış bir dayımızmış… Birkaç küçük hatırayı anlattıktan sonra yol ile ilgili karar vermemiz gerekiyordu. Pala dayıdan da yol hakkında bilgi aldık. Ya Pamukova tarafına inecektik ya da Sapanca… Pamukova rotasını bilmiyorduk. Akçay barajı tarafında doğru inen bir yol vardı ve Serkan sürekli bundan bahsediyordu. Saatimiz 16.00 olmuştu. “Çok kalmayalım, yolumuzun uzun” diyen Serkan haklıydı. Önce Akçay tarafına inecek yola gitmeye karar verdik fakat balçık çamur bizi bu yoldan geri çevirerek, en iyi yol bildiğin yoldur deyimine itti.

 

Geri döndük ve yaylaya çıkmadan önceki son ayrımdaki dereye tekrar vardık. Derenin üzerinden geçerek artık yaklaşık bir saat sürecek inişi tamamlayacaktık. Enerjimiz ve keyfimiz yerindeydi. Artık bundan sonrası kesinlikle daha keyifli olacaktı. İnce ince akan suların, karların ve buzların üzerinden hızlıca inmeye başlamıştık. Oldukça kontrollü ve dikkatli olmak gerekiyordu. Bir yer vardı ki, büyük çam ağaçlarının altında resmen fantastik film senaryosunda bisiklet sürdüğümüzü düşünüyordum. Tur boyunca söylediğimiz gibi keşke Gopro benzeri bir kamera ile yola çıksaydık… Neler neler çıkardı…

 

İndikçe hava ısınmaya, karların kalınlığı azalmaya ve yol daha belirgin olmaya başlamıştı. Yer yer yumruk kalınlığındaki taşlar ehemmiyeti elden bırakmamayı öğütlüyordu. Artık kar yer yer kalmış bölgelere ulaşmıştık. Zeynep arkadan gelmek zorunda kalıyordu çünkü frenlerinde ciddi problem yaşıyordu. Ön fren kablosunu kontrol ettiğimde ciddi şekilde hiç tutmuyordu. Arka fren ise eh işte… Çıkışı oldukça eziyetli olan yolculuğun inişi Zeynep için de oldukça zor olacaktı…

iniş bitiş

En az 10 derece fark eden sıcaklık ile üşümemiz azalmıştı ama ıslak, donmuş ayaklarımız ile bu şekilde yola devam etmek imkansızdı. Kurt gibi de acıkmıştık! Bir an önce Sapanca’ya inip bir şeyler yiyip, ısınmalıydık. Yalnız bu nasıl iniştir böyle… Bitmiyor! Normalde Soğucak yaylasına çıkış yapılan bu yol, bizim geldiğimiz Yanık güzergahına göre daha az eğime sahip ve daha geniş bir hali vardı. İniş ortalarında acilen durmamı gerektiren ciddi bir sorunla karşılaştım… Ön tekerlek yuvasından çıkmak için maşa çatallarına vuruyordu. Tüm ağırlığımı öne vererek bir kez bile zıplamaması adına tekerleğe yüklendim. İnişin hemen hemen ortalarında yaşadığım bu durum karşısında şaşkın ama soğuk kanlıydım. Teker mandalına baktım ve sallandığını gördüm. Durur durmaz göbek sistemini kontrol ettim ve sadece mandalın gevşeyerek tekerleği boşa aldığını anladım. Birkaç defa kontrol ederek tekrar sıktım ve yola devam ettim. Hızlı ve sert inişlerden kaynaklı olarak mandalın boşladığını tahmin ediyorum ama ciddi ve takip edilmesi gereken bir sorun olarak hala önümde duruyor…

İnişte, herkes yine kendi temposunda iniyordu. Saatler süren yavaş sürüşün ardından bisikletlerimiz hız aşkıyla tutuşuyordu. Serkan ile birbirimizi ara ara geçerek resmen şımarıyorduk. Virajlarda bisikletleri alabildiğine yatırıyor, girebildiğimiz tüm kontrollü risklerde bisikletleri ve kendimizi zorlayarak adrenalini tavana çekiyorduk. Maalesef Zeynep bu güzel anları eli sürekli arka frene sıkılı kalarak indiği için tadamadı. Ara ara küçük molalar vererek inişi tamamladığımızda asfalt yol görmenin şaşkınlığını yaşıyorduk… Bundan sonrası çocuk oyuncağıydı.

Önce uygulama oteline dönüş yapmayı, biraz dinlenip kurulandıktan sonra Adapazarı’na devam etmeyi karar verdik. Otelde güzelce ısındık, doyduk ve çay içtik… Gerçekten kendimize geldik.

FB_IMG_1512998074717

Yokuş, kar, buz, soğuk ve çamur… Her şeyi ile unutulmaz bir günün artık son demlerini yaşıyorduk. Hala aklımda rüya gibi olan o manzaralar ve zorluklar ile çoktan hayatımda unutulmaz bir gün olmuş bu efsanevi parkuru çoğu kişinin tamamlayamayacağından da emindik.

Güç, irade ve sabır gerektiren tüm bu efsanevi yolculuk iniş ile taçlandığında yukarıdaki soğuğa alışmış bünyemiz için aşağısı artık çok sıcaktı… İşte bu olayın bir de bu yanı vardı: böylesine zorlu bir günü bitirmiş bireyler için artık hangi parkur sınır olacaktı?

 

Aralık 2017
Yazan: Mert Atalay

Strava:
https://www.strava.com/activities/1308186096/

Video:
https://www.youtube.com/watch?v=VtE3bkVX7D0

Pala Dayıyı merak edenlere:
https://www.youtube.com/watch?v=XI_vZTwftE0

İnstagram
Facebook
Strava