Bir şehri afilli caddeleri, ışıl ışıl binaları anlatmaz. Rengarenk kafeler ve alış veriş merkezleri şehrin gerçeği değildir. Suni büyümüş, salt binalar ile yükselmiş semtler göz yanılsamasıdır. Zaman bu ya; tüketilir, yaşanır, modası geçer ve zamanla biter.

Bir şehri tanımak isteyen, arka mahallelerini tanır, zifiri sokaklarının derininde olanları bilir.

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, gece

 

Her semtin, köyün kurucu aileleri kimdir, bilir. Büyüklerini, delikanlılarını, yeni yetişen neslin ne yaptığını anlamaya çalışır. Eskiden yeniye hikayelerini işitir. Avm’nin ithal kahvecisinde değil, Uzunçarşı’da Murat abinin dükkanında halis muhlis çay içerken öğrenirsin şehrin gerçeğini.

Hepsinden önemlisi ise köylerine gider, köylerini bilirsin. Şehrin hakikati köyleridir. Şehirleri köyler, köylü besler. Tabii şimdi köy mefhumu kalmadı, sözde hepsi mahalle oldu. Sen istediğin kadar mahalle de, köy işte orası.

 

Köylüyü, köyü yılda bir kere gidip doğa doğa diye paylaştığın sosyal medya hesaplarında değil, köy kahvesinde bir çay içip eşrafla, çiftçiyle sohbet edince anlarsın. Tüm bunları niye yaparsın, çünkü bir şehri tanıyan, kendisini de tanımak için adım atmış demektir… Bir lisan bir insansa, bir şehrin kültürü, kaç lisan, kaç insandır?


Kumbaşı, Kemaliye, Çaybaşı, Kayalar

Nasıl tanırsın bir yeri, nedir kültürü, hikayesi? Şurada üç – dört özet paragrafta en sevdiğim rotalardan birindeki mahalleleri yazıya döküvereyim.

Bir Cumartesi günü. Hava açmayacak belli. Atladım demir atıma. Arabadan ve diğer tüm taşıtlardan farkı, gittiğin her yeri metre metre görür, yaşarsın demir atınla… İşte Geyve istikametine çevirdim kendimi ve Ahmediye civarında nicedir aklımı kurcalayan Kumbaşı tabelasından girdim içeri.

Kumbaşı altgeçidine “Mutluluğu Bulan Konum Atsın” duvar yazısı ve Adliye köyü girişindeki el emeği renkli kaldırımlarının yanı başında Sagopa’ya ait duvar sözlerini gördüm. Geri dönüp Kumbaşı’na giderken tekerleğime yapışan çamurlar sırtıma tırmanmaya başladı bile.

Yol kumlu. Eh, boşuna Kumbaşı dememişler. Üç dört tane kum ocağı ve o ocakların nakliyesi ile yolların böyle olması normal. Nihayetinde evler, okullar nasıl yapılacak diye düşüne düşüne pedallıyorum…

Karşımda, çelik tel ile örgülü bir köprü, altında sarı çamura bulanmış Sakarya Nehri. Su yine yüksek ve bulanık, Eskişehir tarafında yağmur var belli. Baharda yükseklerdeki karlar eriyince de temizlenecek. Nehir, tüm yüküyle sessiz kıvrımıyla hızlıca ilerliyor. Kemaliye sapağına varınca, tepeye kadar uzanan ormanlar karşılıyor insanı. Yeni ekilmiş buğday tarlalarının yeşilliğini arkamda bırakıp köy kahvehanesine yanaşıyorum

– Usta sıcak çayın varsa içerim.

Yanımda biraz çekirdek var. İki masa solumda, sırtlarını güneşe vermiş ısınan, bakışları çetin, gözleri renkli, üç Abhaz büyüğü. Tam bir seyşa sohbeti hakim. Sakin, vakur. Duruş ve konuşmasından anladığım kadarıyla aralarında en büyük olanı, yetiştirdiği atın aksırmasını anlatıyor, dert yanıyor. Başka başka meselelere girip çıkıyorlar, kahve önünden gelip geçen selamını veriyor, kapalı uçlu günlük sorularla laf atıyorlar.

İkinci çaydan sonra çıkıp tertemiz Abhaz – Çerkes köylerinde sürüyorum. Yemyeşil ormanlıkların bile saygı gördüğünü, evlerin önüne ağaçlar için kesilip cukkalanacak yer yapılmadığından anlıyorum. Her şey nizami, yaşamaya değer.

Ah bir de Kayalar’a varınca iyice coşuyor yüreğim. Özenilmiş evlerin, tertemiz bahçeleri. Tek bir çöp bile olmayan sokaklar. Daha doğrusu yere çöp atmayanların sokakları… Daha da doğrusu, memleketi asıl sevenlerin semtleri.

Şimdi buraları tane tane anlatmak istesem yazılacak, anlatılacak çok mevzusu, insanı, tahayyülü var.  Fakat okuyacak yok kadar az, biliyorum. Tüm bunlar olurken bayağıdır ince ince düşündüğüm işlerden bazılarını artık aklımda nihayetlendiriyorum.

Bisikletimle neredeyse Sakarya’nın gitmediğim köyü kalmadı ama hala neyi ne kadar tanıyorum, biliyorum, muamma. Bildiklerimin ne kadarı doğru, yanlış, bilinmez. Bundan yüz yıl önce yaşasaydım, bu köyleri at sırtında gezerdim galiba diyorum kendi kendime. Hatta bazen hala yine bir at mı alsam diyorum.

Köyler, mahalleler bitiyor, sanayi dükkanları, büyük caddeler, hızlı akan trafik başlıyor…
Şehre yaklaşınca aklıma eksik kelimeleriyle İsmet Özel’in yaşamla ölümü harman eden şu mısraları düşüveriyor;
“şehre varınca artık meşinler giymelisin 
daha esmer
daha kan kusturucu
sen o baygın sevgilerin adamı değilsin.
sana yaşamak düşer çarkların gövdesinde
bin demir kapıyla hesaplaşmaktan omzun çürümelidir
bin çeşit güneşle ovulmalıdır gaddar ellerin
yürü yangınların üstüne, kendi alevini de getir
çarpıntısız dakikası olur mu devrimcinin
ki
ölüm
her yerde uyanıktır

Aklımdan bir ip çekiliveriyor. Ayaklarım gitmiyor. Pedal kesiyorum.
İçimde, baba yarımın dindiremediğim sancısı.
Öylece durup, hiçbir şey düşünemeden gökyüzüne bakıyorum…

 

23.02.2019 – Sakarya Yenihaber Gazetesi

İnstagram
Facebook
Strava